|
ÜLKEMİZE ANADOLU ADINI VEREN KIZILCAHAMAM TAŞLICA KÖYÜDÜR. |
|
|
|
|
Yazar yonetim
|
|
Klasik İslam Kaynaklarının “Diyar-ı Rum (Rum ülkesi), Bizans ve batı tarihlerinin “Thema Anatolia” ve “Analotos” dediği bu topraklara “Anadolu” isminin verilmesi de mutasavvıflar diliyle olmuştur. Türkistan’dan hoca Ahmed Yesevi’lerin irşadı ve işareti ile alperenler olarak geliş yerleşir bu topraklara. Şair R.Tevfik’in dizeleriyle bakarsak yurdumuza: “Her bir viran köşesinde bir ev/Türbelerinde nice nice server var/Hep gaziler ordan gelip geçtiler/Çaylardan abdest alıp içtiler/Memleketler feth eyleyip geldiler/Erenlerin durağıdır o eller. Bu bakımdan üzerinde yaşadığımız ve yaklaşık bin yıldır bize yurtluk eden ülkemizin yerleşim birimlerinin adlarının çoğu tarihi kişiliğe sahip mutasavvıf menkıbeleri ile bağlantılıdır. Çoğu köyümüz, kasabamız ve şehrimiz adını ya bir gönül eri şeyhin isminden ya da ona atfedilen bir rivayetten almıştır. Çevremize baktığımızda hafızamızı yokladığımızda “Erenköy”, “Veliköy”, “Tekkeköy”, “Şeyhler”, “Sarı Şeyhler”, “Taşlı Şeyhler” gibi adlar taşıyan yerleşim merkezleri bulmakta güçlük çekmeyiz. Bilindiği gibi, insanlar yeni yerleştikleri topraklara ısınabilmek, benimseyebilmek bütünleşebilmek için oralar kendi kutsal değerlerinden bir şeyler katarlar ve orayı uğruna şehit olunmaya değer vatan yaparlar. Bu, bütünleşme süreci önce isimlendirme ile başlar, onu ibadet yerleri ve kültür kurumlar kurarak kendi medeniyetinin mührünü vurma ve tapusunu alma tamamlar. Bu bağlamda Anadolu adının doğuşu ile ilgili rivayetler ve kayıtlar çeşitli folklor araştırmacılarının ilgisini çekmiştir. Klasik İslam kaynaklarının “Diyar-ı Rum (Rum ülkesi), Bizans ve batı tarihlerinin “Thema Anatolia” ve “Anatolos” dediği bu topraklara “Anadolu” isminin verilmesi de mutasavvıflar diliyle olmuştur. Resmi kaynaklara ve özel derlemelere göre olayın tarihi boyutu şöyledir.Bu toprakları İslamlaştırmak ve Türkleştirmek için kendisinden önce başlatılan “gaza” seferlerini devam ettiren Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (/h.617-634/m.1220-1237) sıcak bir yaz günü ordusuyla Yabanabad (Kızılcahamam) kazasına bağlı Taşlı Şeyhler Köyü’nde konaklar. Köy Horasan Erenleri veya Gaziyan-ı Rum’un merkezlerinden biridir. Ancak onlar gazaya çıktıklarından köyde Bacıyan-ı Rum (Rum Bacıları) temsilcilerinden “Kırmızı Ebe” (Kırgız Ebe diye de geçer) adında bir kadın eren vardır. Koca Sultan’ın ordusunu ağırlamak, zaten uzun yıllardır Bizans Hıristiyanları ile savaştıklarından fakr-u zaruret içinde bulunan köylüler için kolay değildir. Onları “nasıl ağırlayacakları telaşı” almışken, sırtında yetim yavrusu Oruç sarılı olduğu halde Kırmızı Ebe elinde bir helke(bakraç) ayranla çıkagelir. Kocası gazalarda şehit olan bu cefakar nur yüzlü ananın içinden, “hem yetim yavrusuna babasının gaza arkadaşlarını göstermek hem de onların içlerini soğuk bir ayranla da olsa serinletmek” gibi karışık duygular geçmiştir. “Çam sakızı çoban armağanı” kabilinden, meşelerin arasındaki konaklama yerinde bulunan küçük bir taş oluğa elindeki bakraç ayranı döker ve başına oturur. Ordunun bütün neferleri sırayla gelip hem içerler hem de mataralarını doldururlar. Fakat bir bakraç ayran koca orduya yeter de artar bile. Dedik ya bu ana sıradan birisi değildir. Bacıyan-ı Rum’dan gönül ehlinden, tasavvuf ehlindendir. Bu olayda, Allah ona, “keramet” dediğimiz olağanüstü durumu ihsan eder. Askerler ayranı içerken ve mataralarını doldururken Kırmızı Ebe ile aralarında devamlı şu ikili konuşma geçer: -Doldurun gazilerim, -Doldur ana, -Doldurun yavrularım -“Ana dolu” İhtiyar ananın oluğunu daima dolu gören askerler “ANA DOLU” diyerek buz gibi ayranla Ağustos’un kavurucu sıcağında serinlerler. Bu esnada askerlerin içini bir de şu duygu ve düşünce kaplamıştır: “Bu ülke, askerine sahip çıkacak, onu her yerde bir bakraç ayranıyla da olsa serinletecek ve Allah yolunda gazaya hazırlayacak “ANALARLA DOLU”. Derler ki, işte o günden sonra bu topraklara “ANADOLU” dene gelmiştir. Bütün bir orduya bir bakraç ayranın yetmesini otağından şaşkınlıkla seyreden Sultan Alaaddin bu kutlu anayı hürmetle huzuruna davet eder. Kadının yüzündeki nur, taşıdığı heybe ve vakar karşısındakini etkileyecek kadar muhteşemdir. Sultan sıradan bir durumla karşı karşıya olmadığının farkındadır. Kırmızı Ebe ile arasında şu konuşma geçer: -Dile benden ne dilersen Ebe! -Sağlığını dilerim Sultanım, Allah sizi başımızdan eksik etmesin! Bu asil cevap karşısında irkilen, iyice duygulanan Alaaddin Keykubat ısrarla teklifini tekrarlar. Bu ısrar karşısında Kırmızı Ebe şöyle der: -Sultanım! Şu kucağımdaki yetim yavrum Oruç için biraz yiyecek ve büyüdüğünde babası gibi kafire karşı gaza yapması için ona hayır duanızı dilerim. Bunun üzerine Sultan; -Bu topraklar sana ve oğluna yurtluk ve ocaklık ola; buraya atlılar (vergi tahsildarları) uğramaya” diye ferman buyurup Kırmızı Ebe’ye bir ber-at verir. Bu fermana uygun olarak Taşlı Şeyhler köyü Oruç Gazi’ye vakfedilmiş olur. Oruç Gazi de XIII.yüzyılda bölgenin İslamlaşması ve Türkleşmesi için 90 yaşına kadar gaza yapar ve sonunda şehit düşer. Vasiyeti üzerine cenazesi köye getirilip köyün alt başındaki mezarlığa defin edilir. Ana, Kırmızı Ebe’nin türbesi de köyün üst başındadır. Şimdi ebedi istirahatgahlarında yatan bu ana-oğul Anadolu erenleri sanki iki taraftan köylerinin korur gibidirler. Taşlı Şeyhler, Oruç Gazi ve ahfadı tarafından yüzyıllarca yurtluk olarak iskan edilmemiştir. Köyün sosyo-ekonomik ve kültürel statüsü Osmanlı Devleti zamanında da değişmemiş görünüyor. Celali isyanlarının Anadolu’nun sosyo-ekonomik yapısını tehdit ettiği 17. ve 18. yüzyıllarda Taşlı Şeyhler Köyü’ne saldırmış ve çevreden toprak talebinde bulunmuştur. Bu durumu köylüler mahkeme huzurunda 15.c.Evvel 1141/Ekim 1729’da “Ecdadımız Oruç Gazi Sultan’a, Sultan Alaaddin Rahmetullah Hazretleri bir çiftlik yer vakf edip o zamandan beri tasarruf eylediğimiz topraklar” diye savunmuşlar dava lehlerine sonuçlanmıştır. Taşlı Şeyhler Köyü’nden vergi alınmaması uygulamanın yüzyılımızın birinci çeyreğine kadar devam ettiği köyün yaşlılarınca belirtilmektedir. Ancak Cumhuriyetin siyasi, sosyal ve ekonomik düzenlemeleri çerçevesinde vergi muafiyeti kaldırılmıştır. Eski adıyla Taşlı Şeyhler, yeni adıyla Taşlıca Köyü’nün tarihi önemini göz önünde bulunduran Kültür Bakanlığı, Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 12.11.1991 gün ve 2059 sayılı kararıyla köyü tekrar koruma altına almıştır. Kararın metni şöyledir: Ankara ili Kızılcahamam Taşlıca Köyü’nde bulunan Oruç Gazi Sultan Türbesi, Kırmızı Ebe Türbesi, Ayrantaşı ve Gelin Kayası’nın 2863 ve 3386 sayılı yasalar kapsamına giren taşınmaz kültür varlığı özelliği gösterdiğinden tesciline karar verildi.” Kaynak: Prof. Dr. Seyfettin Erşahin, Tarihte ve Günümüzde Kızılcahamam – Çamlıdere Yöresi.Ankara 1997 |
|
Yazar yonetim
|
|
KARACA Ahmet Sultan’ın yakasını artık koyuverdik.Koyuverdik de ne oldu ? Başlangıçta biz, “Anadolu, evliyalar bucağıdır.” Dememiş miydik ? Anadolu bereketli, vergili, verimli bir ülkedir.Bugün, Manisa – Afyon yollarından ayrılalım da şöyle Ankara’ya doğru kayalım bakalım.Kızılcahamam çamlıkları yatırlar meskenidir, zengin menkıbelerle doludur.İhtiyarları bir renkli hikayeden bir başka canlı hikayeye geçerken ağızlarına baktırır, dinler dinler de doyamazsınız. Türbe duvarları sayısız kilitlerle dolu.Kilit Baba mesela bunlardan biridir.Her ziyaretçi duvarın bir yerine bir kilit taka taka Baba’nın türbe yüzü kilit torbası haline gelmiş.Ben kimseden, Kilit Baba’ya dair hikayeler dinleyemedim., aksilik oldu, bilen kimse çıkmadı.Bu şu demektir ki Kilit Baba henüz bana kilidini açtırmak istemiyor.Eh, ne yapalım, taş da onların elinde, kuş da onların elinde.Atar taşı, vurur kuşu! Yalnız, Kilit Baba olmazsa, Dur Ali Baba var, biliyor musunuz ? Dur Ali Baba, Kızılcahamam köylerinin kadınlar evliyası.Ona, yılın belli bir gününde, çocuğu olmayan, yahut çocuğunu düşüren kadınlar toplaşıp gidiyorlar.Kendilerine göre duaları, senaları, ilahileri oluyor.Yalvar yakar, Ali Baba’dan çocuk istiyorlar.Sonra, kır safası yapıp yemekler yiyor, ayranlar içiyorlar.Bu törenden sonra hamile kalan çocuğuna, oğlansa Dur Ali diye, Ali diye ad bağlıyor, kızsa Aliye de olur, Durdu da! Ben, böyle bir törende Ali Baba’ya giden kadınlar arasında da bulunamadım, buna pek hayıflanıyorum.Çünkü ben böyle rüyalı, efsaneli olayları pek severim.Pek içimde duyarım. Dur Ali Baba’da da böylece bir an karar ettikten sonra, yine Kızılcahamam bölgesinde, geçelim Şıhlar köyüne! Belki doğrusu “Şeyhler köyü” ama, köylüler içinde Şıhlar köyü diye söylenir. Dikkat ederseniz söz topunu ben, o köşeden bu köşeye ata ata dolaşıyorum da bir türlü, bu yazımıza başlık olan Oruç Gazi’ye gelemiyorum.Çünkü Oruç Gazi ile aramızda tuhaf bir cilve geçiyor.Bu çalışmalara başladığım zaman önüme ya üç, ya dört Oruç Gazi çıktı.Şaşırdım kaldım.Ben, Yabanabat’ın Oruç Gazi Dede’sini yazmak istiyorum.Bir Bursa’da birde İstanbul’da Oruç Gazi’lerle karşılaştım.Kimisi, Timurtaş Paşa’nın oğlu kimisi Kırmızı Ebe’nin… Bir gün Oruç Gazi’yi yazmak istedim, üçü birden karşıma dikilip: “Hangimiz?” diye sordular. Ben, Yabanabat’lı, Kırmızı Ebe’nin oğlu Oruç Bey’i yazmak istiyordum.O gün, neden bilmem, nasip olmadı.Bugün erenler himmetiyle, kalem yürüyor.Bakalım neye varacak, nereye gidecek? Oruç Bey’in anası Yabanabat diye anılan Kızılcahamam’da iki yatır türbesi vardır ki köyün ebedi bekçileri gibi yüzyıllardan beri sessiz sedasız durur, dikilirler. Türbelerden biri Kırmızı Ebe’nindir, öbürü Kırmızı Ebe’nin oğlu Oruç Bey’in. Kırmızı Ebe hakkında Yabanabat’lılar arasında dolaşan bir çok rivayet var.Ebeler, nineler bu rivayetleri birbirlerine tekrarlar dururlar.Kırmızı Ebe o köyün ve diğer köylerin kadınlarının pek sevgilisidir.Ona danışmadan kimse bir şey yapamaz; düğünü,bayramı olan, doğumu, ölümü olan ona koşar.Kırmızı Ebe’ye neden Kırmızı Ebe derlermiş? Belki de başına genç yaşından beri hep kırmızı yazma bağlardı da ondan.Her ne hal ise.Biz hikayemize gelelim: Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubat bir seferi sırasında Yabanat’a uğruyor.Devrindeki evliyaların hikayelerini anlatırken sırası geldikçe üzerine ışık tuttuğumuz bu devletli , artık biliyoruz ki, kudretli bir hükümdar olduğu kadar adaletli, irfan sahibi, uyanık bir insan! Yolu Yabanabat’a gelince emir vermiş, ordu durmuş, biraz dinlenmek için tertibat alınmış. Ordunun köyün yamacında karar kıldığı gören Yabanabat’lılar, hoş geldin demek üzere, yollara dökülmüşler.Kırmızı Ebe de onların içindeymiş.Genç, güzel, fidan gibi bir kadınmış.Yanında sevgili oğlu Oruç varmış.Anasının al yazma içindeki güzel yüzüne baka baka yürüyor, bakmaya da doyamıyormuş. Kırmızı Ebe’nin elinde güzel bir bakır bakraç, bakracın içinde mis gibi ayran varmış.Kırmızı Ebe, ordunun yanına gelince, ilk neferden başlamış, elindeki billur kadehle ayran dağıtmaya.Bir kadeh, iki kadeh derken, ayran bitmemiş. Hava sıcak, güneş mızrak gibi erlerin tepesindeymiş.Susuzluktan dudakları kuruyan erlere serin serin ayran o kadar iyi geliyormuş ki bir içen bir daha içmek istiyor, kadehi Kırmızı Ebe’ye uzatıyormuş.O da, hiç naz etmeden, olurdu olmazdı demeden, kadehi dolduruyormuş. Bir ara, uyanıklardan biri: “Yahu!” demiş, “Nasıl ayran, nasıl bakraç bu ? Bir türlü bitmek bilmiyor!” Bu söz yayıla büyüye Sultan Alaeddin’in kulağına gitmiş.O da huzuruna çağırtmış.Kırmızı Ebe, Sultan’a da ikramını yapmış.Sultan Alaeddin onu görür görmez anlamış ki bu kadın olur olmaz insanlardan değildir.Yüzünde bir nur, bir ışık var! Hem ne türlü! Uzun söze gerek yok.Böyle insanlar birbirlerinin manasını, birbirlerinin tavrını tutumunu anlayınca çok söz etmezler.Sultan da ebenin elini tutmuş: “ Kadının!” demiş, “Dile benden ne dilersin?” Kırmızı Ebe’ye kalsa kendisi için dileyeceği bir şey yok ama, yanında nazlı yetimi var.Onu elinden tutmuş: “Devletlim!” demiş, “Şu yetimi gözet, ben ne dileyeyim.?” Sultan, yetime bakmış, onu da o anda sevivermiş ve ona demiş: “ Bu toprakları yurtluk, ocaklık verelim mi ?” Erler eri Bir bakraç ayranla koca bir orduyu sulayan Kırmızı Ebenin hikayesi burada bitmez.Kırmızı Ebe yurdumuzun bir bakıma da isim anası sayılır.Güneşin altında yanmış,tutuşmuş eller onun elindeki buz gibi ayran kadehini gördükçe şevkle, heyecanla “Ana, doldur, ana, doldur…” diye seslenirlermiş.Bir rivayette, Anadolu adı işte bu yiğit delikanlıların “Ana,doldur” niyazından kalmış. Ben, Ankara’da, Oruç Gazi Dede soyundan gelen bir kişizade tanıdım.Gerçekten, her haliyle soylu, köklü bir insan olduğunu ifade eden bu zat, atalarına ait bu rivayet üzerine, Anadolu adının nereden geldiğini merak etmiş.Uzun uzun da aramış.İlim kitapları kimbilir neler neler sayıp döküyorlardı.Ama, şu Kırmızı Ebe’ninki kadar güzelini halkın gönlünden başka nerede bulmak mümkün! Anadolu adı nereden gelirse gelsin, ben inanıyorum ki Anadolu ruhu analardan geliyor…Mayalı, bereketli, verimli kadınlardan.Bugüne kadar kaç evliyanın yolunu izledimse onu ya ardından ışık tutan bir ana, ya önünden yol açan bir dost, ya yanında, yarenlik eden bir sevgiliyle beraber gördüm.Oruç Gazi Dede’nin de anası, ona öncülük etmiştir. Sultan Alaeddin, Kırmızı Ebe’nin, elinden tutup önüne getirdiği ve : “ Ben sağlığından başka bir şey istemem, sen şu yetime bu topraklardan yurtluk, ocaklık ver, aşarını alsın” dediği küçük Oruç Bey’e, bir fermanı şahaneyle dediklerini bağışlamış. Ben bu fermanın bir suretini gördüm.Yakın çağlarda yazılmış bir suret.Ama, bu fermanlar gereğince çizilen arazinin geliri Oruç Gazi’ye ve onun soyuna verilmiş….Son kırk-elli yıla kadar.Sonra bir yanında bu fermanlar yanmış.Eh! Yedi yüzyıldan sonra olmaz şey değil! Oruç Gazi Dede, Kırmızı Ebe ile birlikte safasında devam ediyor.Vaktiyle, o köylerden askere çağrılan gençler Oruç Gazi türbesi önünde bir Fatiha okumadan köyden ayrılmazlarmış.Sefere gidip de haber gelmeyen yiğitlerin sahipleri de Oruç Gazi’ye gider, ondan haber isterlermiş. Bir rivayet de Oruç Gazi Dede’nin davul çalmaktan hoşlanmadığı konusundadır.Neden bilinmez! Ama davulcular, onun türbesi yakınından geçerken durular, hoşlanmadığı şeyi yapmamaya özellikle dikkat ederlermiş. Oruç Gazi Dede, bir de kuduz hastalığını devalandırmakta ustaymış.Ondan sonra, torunları da boy boy bu derdi devalandırmakta başarı göstermişler. İşte böyle! Elinde kalkan,kılıç, seferden sefere koşan ve böylece gazilik payesine eren Oruç Bey’in hayatı hakkında bildiklerimiz….Ne seferlere gitti, neleri severdi, nasıl yaşadı, kimsenin bir şey bildiği yok! Ne olurdu, ah ne olurdu! Onu onun gibileri yakından, daha içten , daha derin derin tanısaydık!Tanısaydık da hallerince hallenebilseydik. Kaynak: Anadolu Evliyaları-Nezihe ARAZ, İstanbul-1975 |
|
Yazar yonetim
|
|
Ankara Kızılcahamam ilçesi Taşlıca köyündedir. Türbede Oruç Sultan Gazi’nin annesi yatmaktadır. Türbede yatan ve benzerlerini halk Anadolu’nun Türk – İslam yurdu oluşunda mimarlar olduğuna inanmaktadır. Ziyaretçiler burada ibadet etmektedirler. Rivayete göre Kırmızı Ebe, Alaaddin Keykubatın Ordularını bir kova ayranla doyurmuş buna rağmen ikram edilen ayran bitmemiştir. Ebe, Ebe Ana, Ebe Kadın halk inançlarımızda ebe kültünü oluşturmuştur. Birçok yerde Bibi, hala veya teyze anlamına gelirken Bibi, ebe anlamına gelmektedir. Güney Azerbaycan Türklerinde birçok Bibi Türbesi vardır.Anadolu da Kırmızı Ebe kerametinde olduğu gibi benzeri kerametler çok anlatılır. Bunların toplanıp yorumlanması, Anadolu insanının estetiğini ortaya koyacaktır. Anadolu Uluları fikirlerini sözlü ifade ile doğrudan telkin yaparak açıklamazlar. Onlar sergiledikleri hayat tarzı ile menkıbeleşen hayatlarında doğruluğu, dürüstlüğü, mertliği, paylaşımı, bereket fikrini, gözü tokluğu, sır saklamayı, tevazuu, merhameti vs. sergilerler
Kaynak: Dr.Yaşar Kalafat; “Anadolu Halk Sufizminde Erenlerin Yeri ve Rolleri”. 1. Uluslar arası Türk Dünyası Eren ve Evliyaları Kongresi Bildirileri” Ankara 1998. sh. 227 –237
|
|
Yazar yonetim
|
|
GELiN KAYASI ( NiGAR KAYASI ) EFSANESi Anadolu’nun şirin bir kasabası olan Kızılcahamam'a bağlı Taşlıca Köyü, kasabaya nazaran etrafı dağlarla çevrili ve taşı çok olan bir yerdir. Halkı, neşe ve sevinç içinde yaşarlardı, birbirlerine öyle bir bağla bağlanmışlar ki; acı, tatlı günlerde yardımlarını birbirlerinden hiç esirgemezdi. El ele gönül gönül’e olmayı insanlara yaraşır olarak kabullenmişler, iyimserliklerini sürdürmeyi bir görev olarak saymışlardır. Taşlıca Köyü 1142 senesinde kurulmuş, kışları çok sert geçermiş, su olmadığı için,Taşlıca Köyü halkı kar suyu içermiş. Bu yüzden hayvanlar fazla yaşamazlarmış. Taşlıca Köyünde, Nigar adında bir kız varmış ki, Nigar köyün en güzel kızlarından biriydi. Babası çobanlık yapardı, 9 çocuğu vardı. Nigar kardeşlerinin en büyüğü olduğu için, evin işleri, çocukların bakımı, tarla, bağ bahçe işleri hep onun üzerindeydi. Nigar, bir gün köy kızlarıyla birlikte tarlaya ekin biçmeye giderken, karşıdan bir atlının geldiğini gördüler. Köy'e pek yabancı gelmediği için, hepside merak içinde gelen atlının yaklaşmasını beklediler. Nihayet bekledikleri atlı yanlarına yaklaşınca yiğit bir delikanlı olduğunu gördüler. Delikanlı; ürkek ve titrek sesle "Köye nereden gidilir" diye sordu, kızlar birbirlerine bu delikanlı kimdir, neyin nesidir gibilerinden bakışırlarken, Nigar ile delikanlı göz göze geldiler. Bu arada Nigar'ın kalbi sanki yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Aynı duygu ve heyecan delikanlıda da belirdi ama Nigar'la Delikanlının bu anlamlı ve heyecanlı bakışlarını diğer kızlara belli etmemeye çalışsalar da, diğer kızların gözünden kaçmamıştı. Fakat Nigar'ın kızlarla ekin biçmeye, delikanlının da köye gitmesi gerekiyordu. Delikanlı, istemeyerek de olsa, Nigar'dan gözlerini kaçırdı, arkasına baka baka yoluna devam etti. Nigar kız arkadaşlarıyla ekin biçmeye gitse de, göz göze geldiği delikanlıyı bir türlü duygularından çıkaramıyordu. O günden sonra, Nigar'ın kalbindeki ateş, gönlündeki hasret bir yangın gibi içinde alevleniyordu. Delikanlının hayali bir türlü gözünün önünden gitmiyordu, bir görüşte aşık olmuş, aşık olduğu delikanlı için kara sevdaya uğramış ki, her geçen gün için, için eriyordu, derdini kimseye anlatamıyordu.Aradan bir süre geçti, yine Nigar tarlaya giderken, ağaçların arasında bir karaltı (gölge) gördü, korku ve heyecanla, karaltıdan uzaklaşmaya, koşmaya başladı. Gölgedeki adam, Nigar'ın kaçtığını görünce, "Nigar yalvarırım kaçma dur, ne olursun dur...Sana kötülük yapacak değilim, sadece konuşmak istiyorum dur" diye peşinden bağırarak yalvardı. Nigar, kendisine seslenen sesi duyunca hemen tanıdı. Çünkü o ses yolda tanıdığı (rastladığı) ve onun için kalbinin çarptığı delikanlının sesiydi. Bu sesi duyan Nigar durdu, titrek ve heyecanlı bir sesle "ne istiyorsunuz?" diye sordu. Delikanlı ise, "sizi ilk gördüğüm günden beri unutamıyorum, sizi tanımak, sizinle tanışmak istiyorum. Sizinle evlenmek, acıyı, tatlıyı, paylaşmak istiyorum. Size olan tutkum beni günlerdir kastı kavurdu, size aşık oldum, sizden ayrı yaşayamam ne olur kabul edin, ne isterseniz yaparım, gerekirse kulun kölende olurum" diyerek genç kızın ayaklarına kapandı. Nigar; bu teklife dünden razıydı, çünkü delikanlıyı sevmişti, delikanlı için kara sevdaya uğramıştı. Günden güne eriyip gidiyordu. Ama, içlerindeki yanan aşk ateşine rağmen, ailesinin bir yabancıya kız vermeyeceğini de biliyordu. Bunu bildiği için Nigar ne evet ve ne de hayır diyebildi. Hayır dese delicesine aşık tı diyemezdi, evet dese, ailesini karşısında bulacaktı. Nigar, bir müddet düşündükten sonra , "Ben ne desem boş, size vereceğim her söz, ailemin nazarında geçersizdir. Bunun için size söz veremiyorum, babam ne derse o olur, bizde, bizim yöremizde yabancıya kız vermezler" dedi ve koşarak uzaklaştı. Birkaç gün sonra, delikanlı kendi ailesini, Nigar'ı istetmek için, Nigar'ın babasına gönderir. Nigar'ın babasından Nigar'ı Allahın emri, Peygamber'in kavli ile isterler. Ancak, Nigar'ın babası bende yabancıya verecek kız yok diyerek kestirir atar. Delikanlının babası ise, oğlunun Nigar'ı delicesine sevdiğini bildiği için, Nigar'ında oğlunu sevdiğini bildiğinden, birbirlerini seven iki insanın hayatını birleştirmek için, delikanlının babası durumu muhtara "O köyün muhtarına" anlatır. Taşlıca köyünün muhtarı ile o köyün ileri gelen büyükleri Nigar'ın babasına ikna ya giderler, ama bir türlü ikna edemezler, ikna edilmediğini gören, delikanlının babası istemeyerekte olsa geri dönerler. Nigar'ın babası, dünürcüler gittikten sonra, Nigar'ı yanına çağırır, Nigar'a; kız sen bu oğlanla görüştün mü? Kimler bu gelenler, seni nerden tanıdılar, bana doğruyu söyle, eğer doğruyu söylemezsen senin kemiklerini kırarım, öldürürüm diyerek kızı Nigar'a vurmaya başlar, zavallı kız ise o delikanlıyı tanımadığını, görüşmediğini haykırır, ağlar, sızlar. Annesi ise, kızının ağladığını, dövüldüğünü görünce dayanamaz; dur bey, yalvarırım dur, biricik Nigar'ımı öldüreceksin, der ve kızını kocasının elinden kurtarmaya çalışır. Babasının elinden kurtulan Nigar, odasına kapanır, kimseyle görüşmez, yemez içmez deli divane gibi durmadan gözyaşı döker. Nigar'ın yaşadığı zor günleri öğrenen delikanlı, bir yandan kendini suçlar, diğer yandan da, Nigar'la buluşma çarelerini aramaktadır.Delikanlı, kendi köyünden yaşlı ve sözü geçen bir teyzeyi aracı olarak Taşlıca köyüne gönderir ve sonunda, Nigar'ın babasıyla konuşmayı gerçekleştirir, bu görüşme sonucunda, Nigar'ın babasını ikna eder, törelerine göre de istediği başlığın kendisine verileceğini söyler. Öte yandan, delikanlı ise; köyünün yaşlı teyzesinin eli boş mu dönecek, dolu mu dönecek, hayırlı haberlerle mi, yaksa hayırsız haberlerle mi, dönecek bunun merakı içinde iken, köyünün yaşlı teyzesi delikanlıya hayırlı haberle varınca; Delikanlı, köyün ileri gelenlerini de alır, Nigar'ın babasına dünürlüğe giderler ve razı ederler. Bunu duyan Nigar'da, içindeki alevin söneceği günü sabırsızlıkla beklemeye çalışır. Daha sonra, düğün hazırlıkları başlar, Düğün Dernek kurulur, Şehirden davulcular, köçekler getirtilir, böylece: Nigar'da Delikanlı birleşeceği günlerin hayalini kurarak sevinç ve mutluluk içindedirler. Akşam üstü, damat evinde ateş yakılır, Sin sin'ler oynanır, gelin evinde ise, kınalar yakılır, sabahlara kadar yenilir, içilir.eğlenilir.Ertesi günü öğle namazından sonra, gelini almak için, gelin halayı ile büyükler gelir. (Gelenek ve göreneklerine göre damat gelmez). Davul-Zurna ve Köçekçiler eşliğinde kırmızı pullu gelinlik içindeki gelini alırlar, süslenmiş ata bindirirler. Gelin Halayı, tepe yamacına geldiği sırada. Oruç Gazi Sultan Dede, gelin halayının önüne geçerek, Durun, durun, çalmayın, diye yedi defa seslenir.Davulcu ve gelin halayındakiler aldırış etmezler. "Aman Oruç Gazi Dede ne olacak hiç bir şey olmaz, davulsuz gelin gider miymiş" derler. Oruç Gazi Dede, yine, "durun, tanrı aşkına durun evlatlarım, Benim içime doğdu, Davulu çalarsanız, geline bir şeyler olacak çalmayın, sonra sizlerde pişman olursunuz" der. Fakat hiç kimseye sözünü dinletemedi. Gelin Halayı ve Gelin tepeye gelince, Aniden şimşekler çakmaya, rüzğar esmeye, fırtına kopmaya başladı. O anda, Gelin atı ile beraber olduğu yere taş oldular.Halk panik içinde, sağa sola kaçmaya başladı. Başladı ama iş işten geçmiştir. Talihsiz Nigar (gelin) ve Atı, Davulcunun Davulu, Nigar'ın Çeyizleri, Kırık Saçağı, oldukları yerde taş oldular. Düğün Halayında bulunanlarda, düğüncülerde, Oruç Gazi Dedenin sözünü dinlemekte çok geç kalmışlardı. Biri birlerine, Oruç Gazi Dede haklıymış, bizlerin cahilliği Nigar'ın sonu oldu birbirlerini delice seven insanların sonu oldu diye dert yandılar. Rivayete göre: Taşlıca Köyünde, kesinlikle davul çalınmaz ve kimsede çalmaya cesaret edemez.Yıllar sonra olaya inanmayan düğün sahibi, yaşlıların anlattığına aldırış etmez, düğünlerinde köye davulcu çağırır, yenilir içilir, gece "Yatsı" namazından sonra ateş yıkılır, Sin sin'ler oynanır, davullar çalınır. O anda Damat evini penceresini aniden alev alır ve yanmaya başlar, davulcu hemen çalmaktan vazgeçer, düğün davetlileri ateşi söndürürler ve eğlence davulsuz devam eder. Efsaneye göre; aradan yıllar geçer, yine düğün dernek kurulur, düğün sahibi Ağa; Ben biricik oğluma şanlı şöhretli, dillere destan düğün yapacağım, herkes yesin içsin, vursun davullar, çalsın zurnalar der. Yine akşam namazından sonra ateş yakılır, Sin sin'ler oynanır. O sırada damat evinde bağrışmalar duyulur... "Durdurun çalmayı, Ağamız fenalaştı, yetişin, yetişin diye bağırır. Herkes koşarak eve giderler. Bir de ne görsünler; iri yarı dağ gibi Ağa felç olmuş." Bunun üzerine, o köyün halkı, o günden sonra bir daha düğünlerde davulcu getirmeye cesaret edemezler ve düğünlerde , Bu olaylardan sonra ;Taşlıca Köyünde davul çalınmaz. Düğünler davulsuz yapılır, aksi halde başlarına bir belanın geleceğine inanırlar. Olayı yaşayan Oruç Gazi Sultan Dede'nin Türbesi Taşlıca Köyünün girişin de bulunmakta olup köye gelen misafirler tarafından ziyaret edilmektedir. Annesi Kırmızı Ebe ‘nin de türbesi yine bu köyde bulunmaktadır.Zavallı delikanlının ise, akıbeti belli değildir. Delikanlının o uğursuz davullu zurnalı düğünden sonra sağ kalıp kalmadığı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Derleyen: NARİN ARIÖZ Kaynakça: ALİ ARIÖZ ; ŞÜKRÜ KOÇAK -ALİ ARIÖZ 1926 Doğumlu..Taşlıca Köyü Derneğinin Kurucusu ve Dernek Başkanı vefat etti – ŞÜKRÜ KOÇAK 1902 Doğumlu,eski köy muhtarı vefat etti. NİGAR (GELİN )KAYASI HİKAYESİ Malatya İnönü Üniversitesinin düzenlediği ‘’EFSANELERİMİZ’’ adlı yarışmada 1980'de derece almış ve ‘’EFSANELERİMİZ ‘’ adlı kitapta yayınlanmıştır. ‘’NİGAR KAYASI GELİN KAYASI HİKAYESİ’’ NARİN ARIÖZ tarafından derlenerek yazılmış belgeleri kaynak göstererek yayınlamak, YASAL VE EMEĞE SAYGIDIR. dikkate almanızı rica ederiz. ‘’
|
|